April 2, 2009

Rockets Fall on Rocket Falls

Papua New Guinea

March 31, 2009

Biz bu seçimlerde de bir bok anlamadık.


Bir 30 Mart Sabahı, gün aydınlanır, işe gidenler işine gitmeye başlar, üniversite öğrencileri okullarına doğru yollanır, ilk ve ortaöğretim öğrencileri de tatilden ötürü taşaklar yayılmış, osurarak uyumaktadırlar. Önceki günkü seçimin yorgunluğu sanki herkes oyları kendi saymış gibi suratlara yansımıştır.

Her sabahki gibi, radyoda yine Nihat Sırdar dinlemekteyim, kimilerine göre aşırı başarısız bu radyocu arkadaşımız, beni her zaman eğlendirmiş ve güldürmüş, sabahın köründe beni neşelendirmiş, çok da güzel bir muhalefet yapmıştır her zaman. Tabii ki seçimlerden sonra kendisine bayağ malzeme çıkmıştı, Antalya'ya 28 kere gittikten sonra üzülen başbakanımızdan, Sinop'un CHP'ye geçmesinden, sandık çalarken yakalanan bir ninjadan ve tabii ki, İ. Melih Gökçek ve Kadir Topbaş'ın yeniden kazanmasından. Nihat Sırdar'ın kendisinin de dediği gibi, bu adamlar kazanmasaydı, büyük ihtimalle adamın iş hayatı, elindeki malzemenin azlığından dolayı düşüşe geçecekti, ne yazık ki ancak Nihat için sevinebiliyorum şu an.

Neler olmuş 29 Mart'ta, neler gözümüze çarpmış:

Sayımlar devam ederken, Ankara'nın bir kısmında elektriklerin gitmesi, sunucuların patlaması, sonrasında ise AKP'nin geride olduğu veya takipçisine yakın olduğu bölgeler ve illerde aniden ileri geçmesi.

Geceyarısına kadar istikrarlı bir biçimde CHP'de gözüken Beyoğlu'nun gecenin sonunda ciddi bir yüzdeyle AKP'ye geçmesi.

Daha önce de dediğim gibi, Ankara'da bir adamın sandık çalarken yakalanıp halk tarafından linç girişimine maruz kalması, Melih Gökçek'in gece yarısında yaptığı açıklamada bunların hepsinin CHP'nin provokasyonu olduğunun açıklanması.

Resmi olarak bir TV kanalında veya gazetede yazıldı mı bilmiyorum ama, Ankara'da zabıta arabalarının sayım yerlerine sandıklar getirmesi, içinde heralde çeyiz falan vardır.

"Şanlıurfa'ya ceketimizi aday göstersek kazanır" diyen "THE MAGNIFICENT SEVEN'ın" üzülmesi.

CHP ve AKP'nin temsilcilerinin özellikle Ankara ve İstanbul'da karşılıklı olarak, biz öndeyiz, biz kazandık, gölgelemeyin, kaynaklar farklı, mızıkçılık yapmayın diye atışmaları.

MHP'nin arka planda oyları sağlam bir şekilde arttırmasının ardından mahallemdeki kurt köpeklerinin uluması.

Telefonlarda, internette, ve hatta rakı masalarında "Ulan Kadir Topbaş tamam da, Melih Gökçek'i nasıl seçiyorlar lan?" geyiğinin yaklaşık 342.128 kere dönmesi.

Herşeye rağmen AKP'nin seçim yüzdesinin düşmesi ve doğudaki ciddi desteği kaybetmeye başlaması.

Öte yandan rakı-balık, denize karşı şöyle püfür püfür oturmak, sahillerde sevişmek kavramlarının etkisinin seçimlere yine-yeniden yansıması. (Bir arkadaşım buna "su görmüş olmak" derdi, endüstrinin kuvveti, iş imkanları, eğitimli toplum falan hikaye)

Yukarıda yazılanlar hiç doğru da olmayabilir tabi.

January 31, 2009

Belarus




The song is from the band "Low"

September 3, 2008

Summary of August


"We may have lost the fear of the bomb in this post cold-war era, but many have not lost the fear of what the future will hold. As someone said to me recently, "the future isn't what it used to be."
- Eva Burrows

May 1, 2008

İstanbul'da olumsuz bir olay yaşanmadı.


Bugün hiç düşündünüz mü?

Gelecekte "1 Mayıs 2008" denince neleri hatırlayacağız? Bugün annemin 1977 1 Mayıs'ından görüntüler izlerken, gözlerinin yaşarması gibi, bizim de ilerde bu tarihi hatırlayınca gözlerimiz yaşaracak mı? Bizim de tüylerimiz diken diken olacak mı? Bizim de kanımız donacak mı?

Biz bu 1 Mayıs'ı NASIL HATIRLAYACAĞIZ? Bugün bunu hiç düşündünüz mü?

Herşey aslında, yaklaşık 1 hafta öncesinde, "şu güzel ülkemizin" başbakanı, Recep Tayyip Erdoğan'ın, sendikaların 1 Mayıs'ın Taksim'de kutlanması önerisine, "ayaklar baş olursa kıyamet kopar" diyerek cevap vermesiyle başladı. Evet, başbakanımız, % 47 oy koparttığı milletinden, emekçilerinden, köylüsünden, "ayak takımı" diye söz ediyordu.

Zaman geçti, 1 Mayıs'ın Taksim'de kutlanılması konusunda sendikalar ısrarını haklı olarak korudu, hatta Ankara'ya, bakanlıklara gidip yüzyüze görüşmeler yaptılar, 1977'de Taksim'de ölenleri anarak bir basın açıklaması yapmak isteyen sendikalar ve emekçiler, yine taleplerine karşılık bulamadılar. Aldıkları en iyi teklif, "150 kişi gidip çelenk koyabilirsiniz" oldu. Hatta Recep Tayyip Erdoğan, bunu 1 Mayıs'dan kısa bir zaman önce, son derece düz bir mantıkla, "binlerce kişiyle basın açıklaması olmaz!" diyerek destekledi.

Sendikalar pes etmedi, son kararları "Taksim'e yürüyeceğiz!" oldu. Vali Muammer Güler ise buna son derece insancıl(!) bir yaklaşım göstererek "ORANTILI GÜÇ kullanılacaktır" açıklamasını yaptı. Biz İstanbul sakinleri zaten bu "orantılı gücün" ne demek olduğunu, kısmen daha sakin geçen 2007 1 Mayıs'ında görmüştük. Yaşlı bir amcamız, Nişantaşı'nda yemeğini yerken, oradan geçen polis ekibinden birisi, kendisini tokatlıyordu. Hem de yok yere! Bunu yapmasının nedeni, psikolojik bir rahatsızlığı olmasından değil, istediğine şiddet uygulama hakkını kendisinde bulmasından dolayıydı. Kendisi tabii ki, olayın üzerinden 1 sene geçmesine rağmen hala bulunabilmiş veya cezalandırılmış değil.

AKP Hükümeti taksime giremezsiniz dedi, sendikalar ısrar etti, derken bir baktık, 30 Nisan tarihinde söylenenlere göre İstanbul'a 35.000 tane daha polis getirilmiş, Taksim'e bir sur örmedikleri kalmıştı. Bugün SkyTurk'de duyduğum gibi "Bizans, İstanbul'u bu kadar iyi savunsa, Osmanlı bu şehri alamazdı".

En sonunda 1 Mayıs geldi çattı, vapur seferleri iptal edildi, Avrupa yakasındaki raylı sistem ve metro sistemi tamamen durduruldu. Taksim ve etrafına araç girişleri yasaklandı. Emekçiler, öğrenciler, sendikacılar, hepsi geceden itibaren karşıya geçtiler, bazıları Osmanbey'deki DİSK binası önünde sabahladılar ve gün, en sonunda başladı.

Peki ne oldu bugün?

Öncelikle DİSK binası önünde yani Taksim'de değil, Şişli'de toplanmış olan kalabalığın yakınına gelen polis kuvveti, dağılmalarını istedikleri kalabalığa gaz bombası ve coplarla saldırdılar, daha yürüyüş bile başlamamıştı. Gaz bombaları, o sırada hem bina dışında hem bina içinde olan insanları, bu milletin işçilerini, emekçilerini, daha yürüyüş bile başlamadan etkilemişti. Bu sırada içerde DİSK Başkanı, CHP, DTP, DSP ve ÖDP'den milletvekilleri bulunuyordu. Gaz bombasının etkisiyle kalbinden rahatsızlığı bulunan, CHP milletvekili sayın Mehmet Ali Özpolat, bunların üstüne kalp spazmı geçirdi. Bunlar da yetmedi, binanın içine kaçmış ama dışarı çıkmaya çalışan insanları, yeniden içeri sokmak için panzerler kullanıldı, üzerlerine su sıkıldı. Bu sırada binadan çıkmaya çalışan bir insan, kendinden geçmiş, "katiller" diye bağırıyordu... Eski DİSK başkanı sayın Rıdvan Budak'ın sonrasında bir röportajda dediği gibi, DİSK binasına resmen "tecavüz" edilmişti. Taksim'e giremeyeceklerini az da olsa tahmin eden emekçiler, öğrenciler, bu milletin insanları, o sıralarda ne yazıkki bütün İstanbul'un kendileri için dar edileceğini tahmin edemiyorlardı. DİSK binasına yapılan bu aşağılık saldırı, onları hazırlıksız yakalamıştı.

Peki sonrasında ne oldu?

Ne olacak, insanlık ayıbı devam etti. Polis, Taksim etrafındaki çeşitli bölgelerde, göstericileri copluyor, gaz bombasıyla etkisiz hale getirdikten sonra onları yerlerde bile tekmeliyordu. Ama benim en çok dikkatimi çeken şey, göstericilerin üzerine kırmızı renkli su sıkılmasıydı. Yetkililerin yaptığı açıklamalara göre, bu su, göstericilerin kaçarlarsa daha kolay yakalanmaları için uygulanılan bir sistemdi. Hani nasıl Nazi Almanyası'nda, yahudilerin evlerinin önü boyanıyordu, hani nasıl Yahudi oldukları belli olsun diye, yakalarına bir yıldız takılıyordu. İşte öyle bir damgaydı bu. Bence bu konuda gönlümden geçenleri en uygun şekilde söyleyen, ekşisözlük'te ki yazar arkadaşımız mir oldu. Bakın ne demiş kendisi: "Söz konusu suya rengini veren, 1977 1 mayıs'ında öldürülen işçilerin kanıdır". Bugün ne kadar çok andık o saygıdeğer emekçileri...

Peki daha ne oldu?

Daha önce de değindiğim gibi bu sene de "ORANTILI GÜÇ" diye bir kavramdan sözedildi. Peki nedir bu orantılı güç? Hemen açıklayayım. Bu orantılı güç, Türk Polisi'ne göre, biber gazından etkilenmiş, kaldırımda oturan, hareket bile etmekte zorlanan genç bir kızın suratına, oradan geçen bir polisin tekme atmasıdır. Evet işte bizim polisimiz, bu kadar "orantılıdır", bu kadar "erkektir", bu kadar "insandır". Popstarımız Tarkan, acaba sanatçı olmasaydı, "gençliği korumak için" polis olmayı hala istiyor mudur? Peki yılların sanatçısı Metin Akpınar, yine sanatçı olmasaydı "toplumun huzurunu korumak" için polis olmayı, hala istiyor mudur?

Elbette daha yazacak çok şey var, ama daha fazla uzatmamak ve yazımı sade tutmak istiyorum. Yazımı, İstanbul Emniyet Müdürü Celalettin Cerrah'ın bugünkü "inanılmaz" açıklamasıyla bitirmek istiyorum:

İstanbul'da olumsuz bir durum yaşanmadı.

April 24, 2008


You have seen the five ways before, here is the other forty-five @ http://www.50waystohelp.com/ :)